Nasip: Azla Yetin Gerisini Sorgulama

Merhaba,

Çoğumuzun bildiği gibi İslam da dahil olmak üzere yüzlerce din dogmatiktir. İnsanın düşünme yetisini elinden alırlar; her şeyini elinden alırlar. Düşünmeyen insan sorgulamaz, sorgulamayan da itaat eder. Dogmatizm çok zararlı ve kusurlu bir dayatmadır.

Burada nasibin tanımını yaparak başlayalım. TDK’ya göre nasip, birinin payına düşen şey demektir. İslama göre nasip, birinin payına Allah tarafından düşürülen şeydir. Dolayısıyla Allah’ın size uygun gördüğü şeyleri yaşamanız ve bu “önceden belirlenmişliği” geçememeniz demektir. Ancak Allah’ın size nasip ettikleriyle yetinirsiniz.

Diğer pek çok konuda olduğu gibi bu da bin “ermiş” tarafından bin noktaya çekilebilir. İslam’ın şeyleri kesin sınırlarla tanımlayamamasından bu kavram da nasibini almıştır. Biz TDK’nın açıklamasını başlangıç noktası olarak seçelim ve öyle devam edelim.

İslam dogmatizminin şartlarından biri de nasiptir. Yani her şeyin Allah’tan geldiğine inanmak, kadercilik ve adını ne koyarsanız. Bu kelime hemen her gün duyduğumuz kalıplaşmış cümlelerin arasına sıkıştırılır. “Nasip değilmiş”, “…. bi nasip olmadı”, “Nasibin önüne geçemezsin”, “Eğer sana bir ev nasip olunduysa, ne yaparsan yap bir ev daha alamazsın”.

İlk olarak, tarih boyu din, otoritelerce insanları bir arada tutmak ve onların baş kaldırmasını önlemek için kullanılmıştır. Örnekse, Hindistan’da Kast Sisteminin uygulandığını bilirsiniz. Bu sistem halkı belli tabakalara böler. Tabakalar arası geçiş yapamazsınız. Hangi tabakadan doğduysanız ölene kadar o tabaka dışına çıkamazsınız. Fakirseniz fakir, köleyseniz köle, rahipseniz rahip… Bu sistemin alt tabakalar tarafından bulunmadığını akıl etmek için zeki olmaya gerek yok. Belli ailelerin saygınlıklarını, zenginliklerini ve otoritelerini sürdürebilmek için icat ettiği bir sistemdir. “Dur bir dakika! Hindistan’ın en çok beyin göçü veren ülkeler arasında olduğunu biliyorum. Nasıl oluyor da bizim akıl ettiğimizi onlar edemiyor?” dediğinizi duyar gibiyim, bazen sesler duyarım. Her neyse, size “Reenkarnasyon”u tanıtmama izin verin. İnsanların sorgulamalarını engellemek için kabul edilmesi şart koşulan bir kavram. Yani? Bu inanışa göre, öldükten sonra bir üst tabakaya geçip yeniden dirilirsiniz, buna reenkarnasyon denir. Yani sonraki yaşamlarınızda gittikçe ilerleyerek bir gün en üst tabakaya ulaşabilirsiniz. Bu kabaca şu demektir, fakirliğinizle yetinin ve ayaklanmayın, isyan etmeyin, sorgulamayın; bunu kabullenin. Hindistan’daki okullarda bu sistemden kaynaklanan pek çok sorunun olduğunu da not edelim.

Yukarıdaki parçada reenkarnasyonun yerine nasibi koyup bazı kelimeleri değiştirdiğinizde, aslında nasibinde reenkarnasyondan farksız olduğunu görürsünüz. Fakir bir müslümansınız ama çevrenizde zenginleri de var, peki neden siz? Nasip… Bu kadar basit. Size nasip olunan bu, bununla yetinseniz iyi edersiniz ya değilse Allah’a karşı gelmekten cehennemi boylarsınız.

Bazı “ermişler” bununla oynamaktan çekinmez. Derler ki:”Allah sevdiği kullarına az verir. Çünkü ne kadar malınız varsa onların sorgusu da o kadar meşakkatli olur.”, “Allah size ıstırap verdi, sizi fakir eyledi. Neden? Günahlarınızı burada ödetiyor ki öteki hayatınızda direkt cennete girebilesiniz.” Bununla birlikte nasibin olmasını istedikleri gibi yorumlayan dindar gruptan ayrılarak nasibi, gerçek anlamıyla, her şeyin sebebinin Allah olduğuna ve Allah’ın bilinci dahilinde yapıldığına dair anlamıyla kullanmalıyız.

Eğer 53 yaşındaki bir Kuran kursu öğretmeni 2 kıza Kuran kursunda tecavüz edebiliyorsa bunu ona Allah nasip etmiştir¹. Eğer mormon bir adamın 79 tane karısı varsa bu ona nasip olunmuştur². Eğer Afrika’da 4 milyon Senegalli bir deri bir kemik kalıyorsa Allah onlara yiyecek nasip etmemiştir³. Bunlara benzer nice örnek verilebilir. Nasibin sadece size piyango çıktığında, istediğiniz kıyafeti satın aldığınızda işlediğini değil, gerçekçi bakarak her zaman işlediğini kabul ederseniz, siz de göreceksiniz.

Fakat unutulan bir nokta vardır. Hayat durağan değildir, aksine sürekli değişim halindedir. Tonlarca etkilişim, tonlarca değişim, tonlarca başkalaşım her an her saniye olmaktadır. Bunlar sonuçlara neden olurlar. Yani şeyleri size nasip olduğu için değil, onlara ulaşmanızı sağlayacak sonuçlara neden olduğunuz zaman elde ederseniz. Eğer iyi bir not almak istiyorsanız, size nasip olunanı değil, çalışmalarınızın kalitesiyle orantılı notu alırsınız.

Nasibe inanıyorsanız bunu açıklamak çok kolaydır. Sınava girdiniz belli bir not aldınız ve bu sizin nasibiniz. Peki gerçekte böyle midir? Burada olasılıkla ilgili bazı noktaları aydınlatma gereği doğar. Sınavdan ancak 0 ila 100 arası bir not alabilirsiniz, yani 101 durum vardır ve bunlardan birisi muhakkak gerçekleşecektir (sınava katıldığınız ve sınavınızın geçerli sayıldığı düşünülürse). Yani olağandışı bir durum söz konusu değildir. Sizin alacağınız not da bunlardan biridir. 69 da alabilirsiniz 84 de ama -100 alamazsınız ya da 1000 dolayısıyla Allah size bu notları nasip edemez. Alacağınız notu önceden bilemezsiniz, hiç kimse bilemez. Ve bu 100 nottan birisini aldığınızda artık notunuzu bilirsiniz. Peki bu size nasip olunan mıdır? Hayır! Nasip değildir, sınava nasıl hazırlandıysanız onun sonucudur. Hayatta da bu böyledir. Davranışlarınızın doğadaki etkenlere göre yüzlerce sonucu vardır ve o sonuçtan birisine ulaşmanız gayet doğaldır. Sonuca ulaştığınızda onu artık bildiğiniz için bunu yazgınız olarak kabul edersiniz. Aslında yazgı veya nasip değildir. Hareketlerinizin sonucudur.

Son olarak, bir madeni parayı ele alalım. Parayı havaya attığımızda iki durum vardır: Yazı, Tura. Bu işi altı kere tekrarladığımızı düşünelim. Bu altı atışın altısında da Tura geldi. Mucize! Hayır, mucize değil çünkü başlangıçta iki durum olduğunu söylemiştik ve altısında da Tura gelme ihtimali diğer ihtimallerle aynıdır. Bu ne mucizedir ne nasiptir, eğer durumlar belliyse zaten sonuç bu durumlardan meydana gelecektir.

Görüldüğü gibi kaderciliğin özele indirgenmiş hali olan nasibin, olağandışı hiçbir yanı yoktur. Evrende birtakım sonuçların ve bunları tetikleyen olayların olması çok doğaldır. Yukarıdaki örnekler gibi sonuçları bilinen oluşlara ne mucize diyebiliriz ne nasip. Burada önemli olan, bu durumlardan olmayan ve önceden bilinemeyecek bir şeyin Allah tarafından nasip olunmasıdır. Yazımı noktalarken üzerinde düşünmenizi istediğim bir soru sormak istiyorum: Allah paranın hem Tura hem Yazı gelmesini nasip edebilir mi?

KAYNAKLAR
1) http://haber.gazetevatan.com/Vakif_kursunda_tecavuz_soku_192794_1/192794/1/Haber 
2) http://www.haberturk.com/dunya/haber/657746-tam-79-karisi-var-galeri
3) http://www.trthaber.com/haber/turkiye/aclik-son-20-yildir-afrikanin-kaderi-oldu-6056/
Reklamlar

Neden ölümden sonra bir yaşam var ki?

Merhaba,

İnsanlığın önünde çözemediği ve büyük ihtimalle hiç çözemeyeceği bir sır var: ÖLÜM. Evet büyük harflerle yazıldığında daha korkunç olduğunu biliyorum. Bu sır perdesi insanın kendisini bildiğinden beri aralamak istediği bir gerçek. Herkes bir gün ölecek ama buna manevi olarak değil de maddi olarak bakarsak sizce biraz daha rahatlayabilir miyiz?

Doğada ilk yaşamdan bu yana bildiğimiz bir şey var; bazıları doğar, bazıları ölür. Bu, doğadaki hassas dengeyi sağlamak için gerekli. Hiç kimsenin ölmediği bir dünya hayal edilemez çünkü doğa buna müsaade etmez. Velev ki etti o zaman zaten dünyada hayat düşünülemezdi. Her yerde karmaşıklık, her yerde türlü sorunlar baş gösterirdi. Peki ya dünya nüfusu ne kadar olurdu? Ademle Havva’yı görüp göremeyeceğinizden emin değilim ama “Population Reference Bureau“nun araştırması sayesinde dünya nüfusunun yaklaşık 100,000,000,000 olacağından eminim.

Çin'de Kalabalık Bir Kumsa:

Siz henüz bir zigot bile olmadan önce hiçtiniz, hepimiz öyleydik. Biz canlılar, bilincimiz yani beynimizin dıştan gelen olaylara açık olması ve etkilendiğimiz faktörlere göre karar verebilme, hayatta kalabilme yetimiz varsa “yaşarız”. Annenizin karnına düşmeden önce ya da hala oradayken hatırladığınız bir şey var mı? Hayır çünkü bu biyolojik olarak mümkün değil. Peki ya öldükten sonra bir şey hatırlayacak mıyız? Cevabı biliyorsunuz.

Dinlere ve felsefelere yakından baktığımızda yaşamdan öncesinden çok, sonrasına odaklanırlar çünkü insanlar için nereden geldikleri o kadar önemli değil, nasıl olsa bir şekilde geldiler. Asıl önemli olan bundan sonra nereye gittikleri, sevdikleri insanlara ölünce ne olduğu, kendilerini neyin beklediği. İşte sorun burada başlıyor. Bunu kendimize bir türlü yediremiyoruz. (Dediğim konuyla ilgili harika bir film var, izlemenizi öneriyorum keyifli bir film: Yalanın İcadı)Bir canlı olarak ele alındığımızda bir kedi, köpek veya kuştan farksızız. Onlar ölünce hiç kimse endişelenmiyor da bizden birisi ölünce neden sonsuzluk seneryoları çiziyoruz?

“Herkes cennete gitmek ister ama hiç kimse ölmek istemez”, ne güzel söylemiş Joe Louis. Haklı da çünkü herkes içten içe ne olacağını düşünüyor, özellikle ölüm yaklaşınca bu da 60-70li yaşlara tekabül ediyor, ne yazık ki bazılarımız bu yaşları bile tadamıyor.

Evrimci bir yaklaşımla baktığımız zaman, ölümün olması gereken bir şey olduğunu görüyoruz. Olmalı ki türler sürekli yeni nesillere sahip olup, yenilensin. Mesela, yavaş koşan ceylanın ölmesi gerek ki hızlı ceylanlar üreyip yeni hızlı türler oluştursun. Deniz aygırlarının birbirleriyle bazen bir taraf ölene kadar mücadele etmesi gerek ki güçlü olan taraf üreyip, daha güçlü deniz aygırları dünyaya getirsin.

Tate Sergisinden Bir Görüntü

Ölümün amacını kavradık sayılır. Şimdi de öldüğümüzde gerçek anlamda neler olduğuna göz atalım.

  1. Dolaşım Durur: Kalp atmaz hale gelir.
  2. Solunum Durur
  3. Tüm refleksler ortadan kalkar.
  4. Kaslarda birincil gevşeme (primer muscular flaccidity)
  5. Gözlerde değişiklikler meydana gelir.
  6. Deri elastisitesinin ve yarı saydamlığının kaybı
Yukarıdaki konularda daha geniş bilgi için tıklayın.
Azot Döngüsü
Gerçekçi olursak, doğadaki yerimiz şu doğarız, yaşarız, üretiriz, tüketiriz, üreriz ve ölürüz. Yukarıda depikte edilen resimdeki döngüde yerimizi alırız. Benim görüşüme göre buna ilahi ya da madde üstü bir güç karıştırmaya gerek yok. Ölüm gerçektir ve olması gereklidir. Bunu bilerek yaşarsanız, eminim, çevrenize daha duyarlı olacak, yaşadığınız için ne kadar şanslı olduğunuzu anlayacak, ilk ve tek yaşamınızı kaliteli hala getirmek için çaba göstereceksiniz. Dünyadaki yerinizi anlayacaksınız, canlılarla ve doğayla aslında ne kadar iç içe olduğunuzu fark edeceksiniz. Bu mükemmel bir duygu! Evet ölümden sonra muhtemelen başka bir yaşamınız olmayacak ama bugün varsınız, bu yazıyı okuyorsunuz. Dışarı çıkın ve hayallerinizi gerçekleştirin :)

Üç “semavi” din neden bütün dünyaya yayıldı?

Merhaba,

Bugünkü yazımda benim de pek sık karşılaştığım bir konuyu ele almak istiyorum. İslam, Hristiyanlık vb. dinler neden tüm dünyada kabul görüp benimsenmiştir?

İlk bakışta eski uygarlıklar zamanında bilinen dünyada, Asya, Avrupa ve Ortadoğunun oluşturduğu bir coğrafya görüyoruz. Asya ve Avrupa’nın merkezinde ise zenginliklerle dolu Ortadoğu bulunuyor. Burada yaşayan toplumların neredeyse tamamını Araplar, Mısırlılar ve İbraniler oluşturuyor.

Bu hususta Eski uygarlıkların dünyaya bakış açılarına özellikle dikkat etmemiz gerekir. Modern bilimin ortaya çıkmadığı, insanların yeni yeni “sorgulamaya” başladıkları zamanlardan bahsediyoruz. Bu alanda özellikle Eski Mısır uygarlığında bir çok araştırma ve derleme yaptım. Gördüğüm şeyler şahaneydi. Bu insanlar sınırlı imkanlarıyla bugün dahi çözemediğimiz yapılar inşa etmiş, tedaviler uygulamış ve çeşitli buluşlar gerçekleştirmişlerdi. O dönemde bilimin ışığı henüz yavaş yavaş çarparken insanların yüzüne, sihirbazlar, rahipler, din adamları ve ilizyonistler en popüler kişilerdi. Eski uygarlıklarda büyünün ve büyüyle tedavinin ne kadar önemli bir yeri olduğunu söylemiyorum bile.

Eski Mısır’da Mumyalama

Ama benim de sizler kadar dikkatimi çeken bir nokta var. Üç büyük dinin de bu coğrafyanın çocukları olması. Bunlardan önce Mısır uygarlığının dini yapısını inceleyelim.

Eski Mısır’a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti).

Görüldüğü gibi Mısırlılar semavi dinlerden haberdar olmadan, hatta semavi dinlerin sonradan ilham aldığı yaşlıya saygı, sünnet, domuz etinin haram olması, abdest ve gusül kendi içlerinde yaşatılıyordu. Yukarıda gördüğünüz bu özellikler dini doktrinlerden ziyade gelenek meselesiydi. Yani herhangi bir eski Mısırlıyı sokaktan çevirip geleneklerini sorsaydınız ve aklına gelseydi bunları söylerdi.

O dönemin insanı aynı zamanda ölümden sonraki sonsuzluğa da inanıyordu. Hatta öldükten sonra kalplerinin bir tartıya konulacağına ve bu tartıda iyi kalbin daha ağır kötü kalbin daha hafif geleceğine,  bunun sonucunda yargıç Tanrı tarafından cezalandırılacaklarına/ödüllendirileceklerine inanıyordu. Bu özellikler hiç yabancı gelmedi değil mi? Çünkü İslamdan haberi olmayan bu uygarlık, sizin deneyimlediğiniz dogmaları habersizce etkilemiştir.

Görüldüğü gibi Mısırlılar, İbraniler ve Araplar aslında bu özellikleri “gelenek” olarak yaşatıyorlardı. Doğal olarak bu dinleri bir araya getirenlerde bu geleneklerini prensip olarak ele alıp kutsal kitaplara geçirmişlerdir.

Dikkat edildiğinde, Musevilerin, Hristiyanların ve Müslümanların oruç tutması gerektiği, sünnet olmalarının şart olduğu, içki içmelerinin yasaklandığı ortak tematik olgular taşıdıkları görülecektir. Çünkü her üçü de birbirini etkileyen geleneksel dinlere sahiptir.

Şimdi aklınıza şu soru gelebilir, bu dinlerle ilgili ne özellik vardı da dünyaya böylesine yayılabildiler? Yazımın ilk başında belirtmiştim ya bilinen dünyanın göbeğinde ortadoğu var diye, işte bu alanda bunu göreceğiz.

Ortadoğuda Din Dağılımı

Türklerin, Araplarla olan coğrafi yakınlığı ve aynı düşmanlara sahip olmalarından dolayı, o dönemde çoğunlukla şaman, budist olan Türkler savaşlar aracılığıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Türklerin birlikteliği sayesinde boydan boya, birlikten birliğe yayılmıştır bu akım. Şimdi yüzyıllar süren süre içinde Orta Asya’da güzel bir miktar İslamı benimsemiştir. Daha sonra kurulan başta Devlet-i Aliyye (Osmanlı Devleti) olmak üzere Türk kökenli İslam devletleri de İslamı ulaşabildikleri her tarafa dolaylı yollarla yaymıştır.

Bundan daha öncesine gidecek olursak, bilirsiniz ki dünyada en çok üyesi olan din Hristiyanlıktır. Bu nedenle avrupadaki zamane Emperyalist devletleri tarafından dayatılan dinin de Hristiyanlık olması kaçınılmazdır. Roma İmparatorluğundan tutun da büyük Cermen imparatorluğuna kadar, Keltler, Frenkler, Latinler, Cermenler ve diğer batı toplulukları Hristiyanlığı her kıtaya yaymıştır. İngilizler ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika ve İrlanda’ya, İspanyollar Güney Amerika ve Orta Amerika’nın tamamına, Fransızlar, Orta ve Alt Afrika’ya, Portekizliler Brezilya’ya, Danimarkalılar Grönland’a, Hollandalılar Malezya’ya yaymışlardır Hristiyanlığı. Bunlardan önce kendi dinlerine sahip olan Güney Amerika ve Kuzey Amerika halkları, Hristiyanlıkla istemeyecekleri bir şekilde karşı karşıya gelmiş ve dinlerini terk etmek durumunda bırakılmıştır. Afrika’daki güzel insanlar zararsız dinlerinden mahrum bırakılıp Hristiyanlığa zorlanmıştır. Aborjinler izole edilip dinlerini terk etmek durumunda kalmışlardır.

Hristiyanlığın Dağılımı

Bu üç din arasında bir tek Yahudilik yayılmacı bir politika izlememiştir. O da zaten isteyerek sadece İsraile sıkışmıştır. Çünkü onlara göre herkes Yahudi olsa Yahudi olmanın bir anlamı kalmaz. Ayrıca dinlerine sahip büyük bir uygarlık ta tarih sahnesine hiç çıkmamıştır. Türklerden de bir tek Hazar Türk Devleti yahudiliği seçmiştir.

Dünyanın dört bir yanında binlerce din var. Bugün tarih tiyatroları Çin sahnesinde oynansaydı izleyiciler yani dünyanın büyük kısımı Budist olacaktı ve biz şuanda Budizmi sorgulayacaktık ve diyecektik ki Hristiyanlık, İslam doğruysa neden Budizm dünyaya hakim?

İşte bu ve bunun gibi sebeplerden dolayı, dinler yerleştirildikleri yerlerde sorgulanmadan, tartışılmadan nesilden nesile aktarılagelmiştir, hiç bir değişime ihtiyaç duymadan…